Çam Dağının esrarı

Çam Dağı, Risale-i Nur’un laboratuarlarından biri idi.

İman hakikatleri, herkesi cezbeden harikulâde bir üslûpla kâğıda dökülmeden önce buralarda yaşanırdı.

Dünya semâsını yaldızlayan yıldızlar, buradan bakıldığında, cezbeyle rakseden melâikenin ellerindeki misbahlar şeklinde görünürdü. Bu dağ ve onun üzerindeki menziller, kâinat dolusu melâikenin arasında hızla seyreden muhteşem bir geminin kaptan köşkü halini alırdı:

Rengârenk misbahlar, “Kün” emrinin cezbesiyle milyarlarca senedir zevk ve heyecanından zerre kadar birşey kaybetmeksizin dönerek hayale sığmayan sür’atlerle Yer ve Gökler Rabbinin mülkünde ordular halinde dolaşıp duran melekler…

Onların arasında, onlarla yarışırcasına gezip duran, her gece bir başka menzilde dolaşan, her an bir başka muhteşem tabloyu seyyahların gözleri önüne seren bir tenezzüh gemisi…

Ve, geminin en yüksek mevkiine kurulmuş, bir elindeki kitaba, bir etrafındaki âleme bakan, kitapta âlemi seyreden, âlemde kitabı okuyan Kâinat Seyyahı.

Sonra da âdetâ gaybî bir kitaptan okurcasına dilden satırlara dökülen, satırlardan ruhlara işleyen efsunkâr sözler:

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine / Nâme-i nurunu hikmet bak ne takrir eylemiş…

***

Bediüzzaman’ın burada yaşadıklarını tam olarak bilemesek de, dünyanın en muhteşem saraylarında onun ilgisini çekmeyen şeyleri burada bulduğunu biliyoruz.

Buralarda günlerce, haftalarca, bazan aylarca tek başına kaldığında artık insanlar yabanîleşmiş, yabanî mahlûkat ünsiyet kesbetmiş olurdu. Gurbetin en hazîni, onun için bir saadet halini alırdı.

Ancak Bediüzzaman burada kazandıklarını burada bırakmaz, gittiği her yere beraberinde götürürdü.

Buranın yaz akşamlarında seyrettiklerini Afyon’un kışında, kırık camlı ve donmuş sobalı koğuşunda da aynen seyrederdi. Burada yazdıkları ile orada yazdıkları arasında kimse bir fark görmez, göremezdi.

İsterdi ki, kendi nasiplendiği bu İlâhî ziyafetten talebeleri de nasiplensin, buradaki zevklerine onlar da hissedar olsun.

Lâkin bunun için akılların sathî maddiyattan, dünya meşgalelerinden, arzî ve arzlılardan sıyrılmış olması lâzımdı. Masum dahi olsa bazı dünyevî meşgaleler, en zekî talebelerin bile zekâsına muvakkaten perde çekebilir, bu ulvî zevklerden nasibini tam mânâsıyla almasını engelleyebilirdi. Onun için, şefkatli Üstad, talebelerini zaman zaman tatlı dillerle ikaz ederdi, bu Cennet sofralarından nasiplerinde bir eksiklik kalmasın diye.

***

Bu Çam Dağının gecelerinde ve gündüzlerinde kimbilir neler yaşandı?

Bir Cihan Harbi görmüş, cephede at koşturmuş, bir İmparatorluğun yıkılışını görmüş, şanlı bir mazinin ayaklar altına alınışına şahit olmuş, bütün akraba ve ahbâbından uzak düşmüş, tehcir ve tecrid edilmiş bir hocaefendi, burada geçirdiği aylar boyunca neler gördü, neler duydu, neler hissetti?

Bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Fakat tam olarak anlayamasak da, bildiğimiz birşey var.

Onun burada yaşadıklarının sırrı Çam Dağında değil, eserlerinde.

Eğer bu sır Çam Dağında olsaydı, ondan evvel ve sonra buralardan geçen nice insanlar da onun yaşadıklarını yaşardı.

Ama Bediüzzaman’ın burada yaşadıklarını, kısmen bile olsa, onun talebeleri de gerek burada, gerekse başka yerlerde yaşıyorlar, yaşayamadıkları zaman da, en azından bu eserlerde o hayatı yaşatan birşeyler bulunduğunu görüyorlar.

Ve biliyorlar ki, Bediüzzaman’ı Bediüzzaman yapan şey Çam Dağının taşında, toprağında değil, Çam Dağı seyyahının ruhundan süzülüp kaleminden çıkan eserlerdedir.

Ve bu sır, kitapların kapakları arasında kalmaz, bu kitaplarda tecellî eden verâset-i Nübüvvet sırrıyla, onu okuyanlara da geçer.

Bu yüzdendir ki, Risalelerdeki hakikatleri teneffüs etmek için dünyanın muayyen mekânlarına ihtiyaç yoktur.

Koltuğunun altına Âyetü’l-Kübrâ’yı aldığında, Nur talebesi için her yer Çam Dağı olur.